31 Temmuz 2013 Çarşamba

KOMUTAN


2. BÖLÜM

Yeni haftayla birlikte yenilenmiş ve intikam hırsıyla dolmuştum. Fakat nasıl intikam alabileceğimi bilmiyordum. Komutanın odasına girdim ve durumu anlattım. Sakin olmam ve beklemem gerektiğini söyledi. Beklemeye başladım. Her gün bir tane zarf mutlaka geliyordu. Artık her anını izlediğim Yulya’nın fotoğrafları, ses kayıtları, evindeki video kayıtları, yattığı adamlar, her şey ama her şeyi izler hale geliyordum. Beni en çok şaşırtan ise en yakın kız arkadaşlarıyla yaşadığı lezbiyen ilişkilerdi. Bunlardan biri Novgorod şehrinde yaşayan Valerya bir diğeri de üniversiteden yakın arkadaşı olan ve kendisiyle aynı şehirde Moskova’da yaşayan Tanya’ydı. Valerya’dan nefret ediyordum. Onu ilk gördüğüm günden beri ısınamamıştım. Sergey’in yakın arkadaşı olduğunu biliyordum. Dolayısıyla zaman zaman kız arkadaşımla buluşuyor olmaları beni huzursuz ediyordu. Nitekim izlediğim videolardan sonra nefretim iki katına çıkmıştı. Tanya’nın kız arkadaşıma olan yakınlığı farklı türdendi. İlk zamanlar onun lezbiyen olabileceğini düşünmedim dersem yalan söylemiş olurum. Dolayısıyla izlediğim görüntülerden sonra onun da lezbiyen olduğu tescillenmiş oluyordu. Fakat anlayamadığım tek şey, nasıl oluyordu da kız arkadaşımın geçmiş bilgileri ve görüntüleri veya kayıtları bana ulaşıyordu. Ben söylemeden önce takip mi ediliyordu ki diye sormak üzere komutanın yanına girdim. Fakat soru soracağımı önceden bilir gibi eliyle sus işareti yaptı ve yine sinyal bozucu aletleri belli noktalara yerleştirdi. ‘’ Şimdi konuşabilirsin’ dedi.

Komutanım nasıl oluyor da bu eski görüntüler elinize ulaşıyor?
Bak evlat, bilmediğin çok şey var. Fakat endişelenme adım adım öğreneceksin. Şu an için tek söyleyeceğim şey durumun sandığın kadar basit olmadığı. Ayrıca bilgileri de Rus istihbaratındaki dostlarımızdan alıyoruz. Beklemeye ve öğrenmeye devam et.
Emredersiniz komutanım! Diyerek odadan ayrıldım. Rus istihbaratı kendi vatandaşlarıyla ilgili böylesine bir bilgi trafiğini neden sağlasın diye düşünüyordum. Fakat acele etmeyip beklemeye karar verdim. Zaten başka seçeneğim de yoktu. Bu arada da kız arkadaşımın şüphelenmemesini sağlamak adına onu arıyor, tatlı mesajlar gönderiyordum. Bazı hafta sonları internet üzerinden görüşüyorduk. Her şey yolunda gidiyordu. Askerlik sonrası onu ziyarete gideceğimi söyledim. Şaşırdı fakat pek mutlu görünmüyordu. Sanırım o sırada Sergey’i nasıl atlatacağınışünüyordu.
                                                                           
Askerliğimin bitmesine bir ay kalmıştı. Geleceğime ve geleceğimize dair en ufak bir fikrim yoktu. Gelen kargolar ve aldığım bilgilerden sonra nasıl bir yol izleyeceğimi düşünüyorken bir zarf daha aldım. Yulya’nın öğretmenlik yaptığı okulun müdürünün içerisinde bulunduğu uyuşturucu trafiği hakkında bilgiler içeren zarfı okurken dehşete düştüm. Okul müdürü Nikolay, zehirlediği birkaç ‘serseri’ öğrencisini dışardan gelen esrarın içeriye girişinde ve satışında kullanıyordu. Çok sıkı denetlenen eğlence mekânlarındansa okulda satış yapmak zekiceydi. Nikolay’ın serserileri günden güne arkadaşları arasında bu ağı genişletiyordu. Takibe yakalanan Yulya’nın Valerya’yla yaptığı telefon görüşmesi aynen şöyleydi:

Yulya: Selam canım nasılsın?
Valerya: Harika bebeğim sen!? Çok özledim seni! Sevişmek için can atıyorum!
Yulya: Ahaha hiç havamda değilim Val!
Valerya: Neden ne oldu!?
Yulya: Bugün iki öğrencimi birbirlerine küçük bir poşet verirken gördüm. Sanırım kokaindi. Yakalandıklarını fark ettiler fakat hiçbir şey olmamış gibi davrandılar. Ne yapacağımı bilemiyorum! Daha çok küçük bu çocuklar! Ailelerine mi söylemeliyim yoksa polise mi yoksa müdüre mi bilmiyorum!
Valerya: Aptallaşma! Sakın kimseye bir şey söyleme. Bak canım anlıyorum seni fakat bu çocuklar çok tehlikeli olabilirler. Böyle bir şikâyet durumunda hiçbir ceza almayacaklarını çok iyi biliyorlar. Çünkü onlar daha çocuk! Ve sen yalnız yaşayan genç bir kadınsın! Anlıyor musun ne demek istediğimi?
Yulya: Evet,evet anlıyorum fakat ne yapmalıyız? Kafamızı kuma mı gömelim herkes gibi?
Valerya: Canım dinle, hafta sonu buraya gel konuşuruz detaylı bir şekilde hem fena halde azdım, seni düzmek istiyorum!
Yulya: Orospusun sen! Yine beni baştan çıkarmayı başardın! Ah ama bir dakika Cumartesi günü Ali’yle konuşacaktık internette. Buraya geliyor bir ay sonra! Çılgın Türk!
Valerya: Salak Türk demek istedin herhalde!? Arkasından ne işler çevirdiğini bilse bu çılgın Türk’ün sana neler yapabileceğini unutmuyorsundur umarım.
Yulya: Merak etme tatlım, her şey kontrolüm altında. Bana o kadar âşık ki, gözü hiçbir şey görmüyor. Eh bana da bunu kullanmak kalıyor.
Valerya: Neyse ben anlamam bul bir yolunu ve buraya gel! Novgorod yanıyor bebeğim!
Yulya: Tamam tamam haber vereceğim sana. Görüşürüz.
Valerya: Görüşürüz.

Bu okuduklarımdan sonra komutanın yanına gidip artık daha fazla bilgi almak istemediğimi söylemek üzereydim ki masanın üzerine bıraktığım zarfın içerisinde bir kâğıt parçası daha olduğunu gördüm.

Valerya, İsrail istihbaratına çalışıyor. Yulya üzerinden okul müdürü Nikolay’ı takip ediyor ve uyuşturucu trafiğini izliyordu. Sergey, Valerya’nın Moskova’daki ayağıydı. Ve aralarında geçen bir telefon görüşmesi aynen şöyleydi:

Sergey: Bizim kızın aptal aşığı can sıkıcı bir noktaya geldi. Adam evlenmekten falan bahsediyor. Ne yapalım dersin?
Valerya: Bence herhangi bir şey yapmaya gerek yok. Sonuç olarak bu kızın iki tane sevgilisi var. Biri senin gibi bir öküz, diğeri de romantik bir âşık.
Sergey: Öküz mü!? Ben gayet iyi bir sevgiliyim.
Valerya: Dinle, sen onun sevgilisi falan değilsin. Bu sadece bir görev. Bu kız sende olmayan özellikleri o Türk’te bulurken, onda olmayanları da sende buluyor. Haliyle ikinizi hatta ve hatta beni ve Tanya’yı idare ediyor. Bir bakıma o da bizi kullanıyor. Biz istediklerimizi aldığımız sürece bir şey yapmamıza gerek yok. Alamayacağımızışünüyorsan, Türk’ü ve Tanya’yı aradan çıkarabilirsin. Fakat bana kalırsa bunu yaparsan onun düşeceği boşluğu tahmin ediyorsundur. Uzunca bir süre bilgi akışımız yavaşlar ve o orospuçocuğu Nikolay’ı elimizden kaçırırız! Anlıyor musun!?
Sergey: Anlıyorum bağırmana gerek yok.
Valerya: Güzel, öyleyse zekânı bu kızdan daha fazla nasıl yararlanabilirsin ona kullan.
Sergey: Peki madam! Görüşürüz.
Valerya: Görüşürüz. 


DEVAM EDECEK...

25 Temmuz 2013 Perşembe

Sakal Sorunsalı


Selam.

Hiç üşenmedim, sakalla ilgili bir yazı yazmaya karar verdim.
Hangisi kadınlara daha çekici gelir, sakallı mı yoksa sakalsız mı?


1990 yılında Reed & Blunk,   1996 yılında Muscarella & Cunningham 'ın yaptıkları araştırmalarda, sakalın insanları etkilemede önemli bir unsur olduğu ve kadınların büyük bir kısmının sakallı erkekleri daha çekici bulduklarını belirtmekteler.
En son yapılan araştırmalar ise aslında kirli sakalın daha çekici olduğunu ortaya koyuyor. Neave & Shields 'in 2008 yılında yaptığı araştırma hafif kirli sakalın kadınlar tarafından daha çok tercih edildiğini vurgularken, Dixson & Brooks, 2013 bu yıl yaptığı araştırma yoğun kirli sakalın daha çok tercih ediliğini belirtiyor.
Kadınların tepkisini merak edenleriniz varsa, sinek kaydı tıraşınızı olun. Ve günden güne uzamasını bekleyin, uzarken de her gün kaç kadının size baktığını ölçün, böylece kendi araştırmanızı yapmış olursunuz. :)

Sakalın, sosyal bir statü kazandırdığını ve erkeği daha olgun gösterdiğini belirten araştırmalarda Dixson and Vasey (2012) sakallı bir erkeğin sinirlendiğinde sakalsıza oranla daha kızgın göründüğünden söz etmekteler.
Bununla ilgili sonuçları merak ediyorsanız, sakallı bir erkeğe pandik atma yolunu düşünebilirsiniz, maksat bilim olsun :)
Yine bu araştırmaya göre, sakallı erkeklerin bebeklerle çok tatlı göründükleri tespit edilmiş. Bu nasıl araştırma dediğinizi duyar gibiyim ama adamlar yapmış, bize de yazmak düşer.

Tabi bu yüzeysel yapılan araştırmalara ne kadar itibar etmeliyiz pek emin değilim. Son bir kaç yıldır, eline kağıt alan ''belgem var, bu böyledir'' türünden açıklamalarla yeteri kadar bilgi kirliliğine yol açmışken, ben de bu yazımla onlardan biri olmak istemiyorum. Kendi tecrübelerime dayanarak söyleyecek olursam, kadınlarımızda ''erkek dediğin kıllı olur'' yaklaşımı hakim. Fakat bunun tam aksini savunanlar da var.
En belirgin örneklerinden biri, http://www.youtube.com/watch?v=u01vyniy1Ak kadın tıraşlı olsun istiyor ama döşü de kıllı olsun diyor, kadın gibi kılsız değil ama yorgan gibi de olmasın diyor, yani anlayacağınız bu kıl garip bir mesele.

Erkeklerin sakala karşı yaklaşımları ise tam bir karmaşa. Örneğin bir arkadaşı sakal tıraşı olduğunda yapılan yorumlar ''ooo yumurta gibi olmuşsun; kaymak gibisin; parlıyosun len...'' şeklind
e olurken, sakal bıraktığında ''olum bu ne lan at hırsızı gibisin; hayırdır hacca mı gidiyosun; lan kes şu sakalları boolum yüzün gözün ortaya çıksın'' şeklinde oluyor. Hal böyle olunca bu konu içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Sakal sorunsalını en kısa zamanda çözmeniz dileğiyle, hoşsakalın :)































23 Temmuz 2013 Salı

KOMUTAN


Not: Bu yazı dizisinde geçen kişi, kurum ve olaylar tamamen hayal ürünüdür.

Onu izlediğimden habersizdi. Aslında sadece onu izlemekle kalmamış bağlantılı olduğu herkesi izlemeye başlamıştım. Çığ gibi büyüyen bu takibin sonunda ya çığ altında kalacak ya da kurtulacaktım...

Askerlik görevimi Ankara’da istihbarat departmanında komutan postası olarak yaptım. Komutanla ilk günden itibaren samimi bir ilişki kurdum. Siyasetten spora Türkiye ve dünya gündemine ait konularla ilgili konuşur zaman zaman tarihi ve dini olaylarla ilgili koyu sohbetlere dalardık. Önceleri her ne kadar yakın bir ilişki kurduysak da ben konuşmalarımda temkinli davranırdım. Sonuç olarak bulunduğumuz kurumun en yetkili kişisiydi ve ağzımdan laf almaya çalışıyor olabilirdi. Sonraları bu düşüncemin saçma olduğunu, boş yere kuruntu yaptığımı sonuç olarak askerlik görevimi bitirince kendi işimi yapacağımı düşünerek daha rahat bir şekilde konuşmalara katılır oldum. Benim fikirlerimi çok beğenir ve destekleyici bilgiler verirdi. Mesela Mustafa Kemal’in öldürüldüğüne dair kanıtlar olduğunu fakat gizlendiğini söylerdi. Ben de bu düşüncedeydim. Bunun gibi birçok konuda ortak düşüncelere sahip oluşumuz ona karşı beni daha bağımlı bir hale getirdi.

Askerlik yaptığımın farkında bile değildim. Bazı hafta sonları beni evinde ağırlardı. Çok sıcakkanlı bir eşi vardı. Bir akşam yemeğinde kırdığım pot üzerine biraz yüzlerinin asıldığını fark ettim. Çocukları olamayan bir çifte çocuk sahibi olup olmadıklarını sormuştum. Ama bilemezdim bunu, zaten üzerinde de fazla durulmadı. Ben de başka soru sormaya cesaret edemedim. Gece yarısına kadar devam eden sohbetimizin konusu artık benim özel hayatımdı. Ben anlatırken komutanım elinde bulunan kâğıtlarla ilgileniyordu. Onlara karşı o kadar samimi duygularım vardı ki, her şeyi olduğu gibi anlatmakta sakınca görmüyordum. Kız arkadaşımın Rus olduğundan, yaşadığımız problemlere, anılarımıza, planlarımıza kadar hemen hemen her şeyi anlatmıştım. Komutanım artık uyumak istediğini söyleyerek odasına çekildi. Biz sohbetimize devam ettik. Kız arkadaşıma karşı daha önce söylediği yalanları itiraf ettiğinden dolayı şüphe duyduğumu ve evlilik öncesinde bu şüpheden kurtulmak istediğimi söyledim. Son derece iyimser bir şekilde bana yardım edebileceğini söyledi. Bunun için birkaç gün süre istedi. Nasıl yardım edecekti bilmiyorum ama ben umutluydum. Uzun bir süre sonra rahat bir şekilde uykuya daldım…

Ben komutanın günlük işlerini düzenlerken, odasına çağırdı. Her zamankinden farklı olarak bu kez konuşmaya başlamadan önce elindeki cihazları (sinyal bozucu olabileceğini düşünüyorum) masasına ve penceresinin önüne yerleştirdi. Koltuğuna kuruldu ve kız arkadaşıma karşı duyduğum şüphenin önüne geçebilmem için onu takip altına alabileceklerini ve her anıyla ilgili bilgi sahibi olabileceğimi söyledi. Fakat bunun için benden istediği birkaç şey vardı. Kimseye ama kimseye herhangi bir şey söylemeyecektim. İlişkim, her ne görürsem göreyim olağan halinde ilerleyecekti. Şartları kabul ettim. Ayağa kalktı. Cihazları yerlerinden çıkardı. Gündemden konuşmaya başladı. Fakat bugün ilk kez onun konuştuklarını anlamıyor sadece ve sadece yapacağımız işin nasıl olacağını düşünüyordum.

Ertesi sabah görev saatim başladıktan beş dakika sonra kargo geldi. Adıma gelen zarfı açtım. Kız arkadaşımla ilgili bilgilerin olduğu bir dosyaydı gelen. Öğretmenlik yaptığı okul, ev adresi, ailesinin ev adresi, köy evlerinin adresine varana kadar birçok bilgi vardı. Bunların hepsini ben de zaten biliyordum. Fakat bir gün içerisinde nasıl bu bilgiler masama gelmişti orasını anlayamamıştım. Sorgulamadım. Komutan geldiğinde herhangi bir şey de sormadım. Gün içerisinde bir zarf daha geldi. Kız arkadaşımın birkaç saat önce yaptığı telefon görüşmesinin Türkçeye çevrilmiş hali aynen şöyleydi.

Sergey: Merhaba Yul, hafta sonu köy evine gidelim mi?
Yulya:  Olabilir ama önce nasıl olduğumu sorsaydın daha iyi olmaz mıydı?
Sergey: Hadi ama! Seni aradığımda daha iyi olduğunu bildiğim için sorma gereği duymadım. Hem zaten okuldasın uzun konuşamayız.
Yulya:  Evet okuldayım ve derse giriyorum. Görüşürüz.
Sergey: Görüşürüz.

Bunları okurken boğazımda oturan yumruğu bir süre yutkunamadım. Sergey! Yulya’nın benden önceki erkek arkadaşı! Ve defalarca kez görüşmediklerini söyleyen kız arkadaşım! Lanet olsun! Hala görüşüyorlardı demek! Elimdeki zarf yumruğumun içinde kaybolmak üzereydi. Komutan aniden odadan çıktı. Ben ayağa kalkarken gözlerimin içerisine öyle bir baktı ki, hemen verdiğim söz aklıma geldi ‘’İlişkim, ne görürsem göreyim olağan haliyle ilerleyecek’’ onu anladığımı belirtmek için başımı hafifçe öne doğru salladım. Ve avcumda erimek üzere olan zarfı masamın üzerine bıraktım.

Eskisinden çok daha güçlü olduğumu hissettim. Bir saat kadar sonra Yulya’yı aradım. Hafta sonu izinli olduğumu, internetten görüşebileceğimizi söyledim. Fakat aldığım cevap olumsuzdu. Çünkü hafta sonunu ailesinin evinde geçireceğini ve orada internet olmadığını söyledi. Tam bir aydır görüşmememize rağmen aldığım cevabın olumsuz oluşundan çok, hafta sonunu Sergey’le birlikte köy evinde geçirecek olması beni yıkmıştı. Telefonu kapattım ve ağlamaya başladım. Kendimi toparlamam uzun sürmedi. Bunun intikamını alacağıma dair söz vererek masadan kalktım.

Komutan iki gün boyunca gelmedi. Herhangi bir kargo da almadım. Ve araya giren hafta sonuyla birlikte geçen dört gün boyunca kendi kendimi yedim durdum. Bunu bana nasıl yapabilirdi? Benimle evlilik planlayan biri nasıl olur da gözümün içine baka baka yalan söyler ve beni aldatabilirdi? (Sorular üzerine sorularla geçen bu günleri hayatımın en uzun günleri olarak tanımlayabilirim.) 

DEVAM EDECEK...

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Hizmetle Diyalog


Geçtiğimiz hafta malum cemaatin genç hocalarından biriyle sohbet etme fırsatı buldum. Hocayla aramızda geçen diyaloğu aynen yazıyorum. 

- Hocam size kıyametin tarihini versem bana inanır mısınız? 
- (Gülümseyerek) Tabi ki inanmam. 
- Peki hocam, bu tarihi çok büyük bir alimin verdiğini söylesem? 
- Yine inanmam. Çünkü o saati ancak Allah bilir. 
- Güzel, peki hocam bu tarihi Said-i Nursinin, Sikke-i Tasdiki Gaybi adlı kitabında bu tarihi 2129 olarak belirttiğini söylesem? 
- Allah Allah, yani ben üstad hazretlerinin tüm kitaplarını okudum ama böyle bir şeye hiç rastlamadım. Ama yine de bu konuyu araştıracağım. 
- Hocam zaten ben de inanmadım, böyle büyük bir alimin kıyamet tarihi belirlemek gibi bir hata yapacağını tahmin etmiyorum. 

Aslında benim için büyük bir soru işareti olan bu 'üstad'a kalbim hiç ısınmamıştır. Büyük bir alim olarak değil bir alim olarak bile görmüyorum. Fakat hocanın ağzından cevaplar alabilmem için onlardan görünmem gerekiyordu. Ve devam ettim.

- Peki hocam, cemaatin faaliyetlerine bakıldığında 'diyalog' en büyük hedefmiş gibi görünüyor. Nedir bu diyalog? Yani diyalog uğrunda neler yapabiliriz? Neler yapmalıyız? 
- Evet, diyalog çok önemli. Yani bizler dine davet ederken, asalım keselimden ziyade konuşalım anlaşalımı tercih ediyoruz. Bu uğurda okullar açıyoruz, organizasyonlar düzenliyoruz. Aslında hep iktidarla bizi karıştırıyorlar fakat biz siyasi bir oluşum değiliz. Siyaset üstüyüz.
- Yapmayın hocam, yani cemaate üye olup da başka bir partiye oy atan bir vatandaşımız var mı yani? 
- (Gülüyor) 
- Şimdi benim merak ettiğim şeylerden biri de şu, Cuma Hutbelerinde okunan ''Allah katında hak din İslamdır'' ayeti neden yavaş yavaş tüm camilerden kaldırıldı? 
- Tabi diyalog dediğimiz öyle kolay bir mesele değil. Bazı camilerimizde yabancı dilde hutbe uygulamasına geçilecek. Özellikle turistik bölgelerde hutbeleri dinleyen gayrimüslimler bu ayeti duyduklarında dehşete kapılabilirler. Veya İslama bir düşmanlık besleyebilirler. Aslında tabiri caizse biz BAZI AYETLERİN GAZINI ALDIK. 

Bu son cümleyi duyduktan sonra içimde yaşadığım karmaşayı ve öfkeyi kelimelere dökmekte güçlük çekiyorum. Bu nasıl bir kör olmuşluktur! Bu nasıl bir hadsizliktir ki, sırf gayrimüslimler ürkmesinler diye Allah'ın ayetlerini gizleyeceğiz!? Veya daha sonlara bırakacağız!? 

- Hocam anladığım kadarıyla biz diyalog uğrunda bir çok şeyi yapabiliriz. Yani mesela bir gayrimüslim arkadaşımızla girilmesi haram kılınmış bir yere girebilir veya yapılması haram kılınmış bir işi yapabiliriz. Çünkü uzun vadede amacımız onu İslama kazandırmaktır. Doğru mu anlamışım?
- (Gülümseyerek) Çok doğru. 
- Bu sözlerinizden sonra şimdi daha iyi anladım aslında cemaatin neler yapabileceğini. Maşallah. Amcamın bir anısını anlatayım hocam. Amcam Güney Afrika'da 6 ay kaldı. Orada bir gün hizmetin hocalarından iki kişiyle tanışmış. Laf lafı açmış, dinden, namazdan konuşmuşlar. Derken amcamı sohbetlerine davet etmişler. Amcamın da o taraklarda bezi yok. Cumartesi gecesi şehrin en büyük barına gitmiş. Aa bir de ne görsün hizmetin hocaları barda eğleniyorlar. Şimdi daha iyi anlıyorum onların oradaki mübarek görevlerini hocam. Allah sizi başımızdan eksik etmesin. 

Bunları söylerken bir ara kendimden iğrendim. Fakat öğrenmem gerekenler vardı. Samimi olarak konuşmaya devam ettim. 

- Hocam peki amacımız dünyaya İslam sancağını dikmek doğru mudur? 
- Evet. 
- Peki, bu amacımızı bilen Süper Güçler neden engel olmuyorlar? 
- Aslında olmaya başladılar. Mesela bazı ülkelere giremiyoruz. Çin asla izin vermiyor. Kazakistan zorluk çıkarıyor. 
- Ama ABD hala izin veriyor. 
- Evet, çünkü orada okul açmak çok kolay. Yani parasını veriyorsunuz ve açıyorsunuz hepsi bu. 
- Hocam bu kadar parayı nasıl buluyoruz? 
- (Gülüyor) Her salı tüm dünyada Himmet Toplantıları olur. Ve esnaf abilerimiz, iş adamı abilerimiz kendilerine düşen pay miktarınca bağışta bulunur. Bu şekilde sağlanan gelirle, okullar açar, yardımlar yaparız. 
- Maşallah hocam, gerçekten çok teşekkür ederim. Sizi çok bunalttım ama...
- Estağfurullah, kıyamet tarihiyle ilgili konuyu araştıracağım. 
- Peki hocam, son olarak bir şey daha merak ediyorum. Toplumun malum büyük bir kesiminde cemaatin ve iktidarın Cumhuriyete karşı bir tavrı var. Bununla ilgili rejimi değiştirme gibi bir amacımız var mı? Yoksa diyaloglarımız meyvesini verinceye kadar bu sistemi kullanacak mıyız? 
- Aslında bu algı yanlış. Bizler Peygamber Efendimiz (sav) zamanında bile Uhud Savaşında savunma savaşını isterken çoğunluğun saldırı savaşını istiyor olmasından dolayı onların tercihlerine saygı göstermiş ve onların dediği gibi yapmıştır. Yani İslam zaten demokrasinin temelidir. Bu açıdan düşünüldüğünde bizim Cumhuriyete ve demokrasiye karşı durma gibi bir tavrımız asla olamaz. 
- Sağolun hocam Allah razı olsun, sayenizde en azından çevremdeki insanların korkularını giderebileceğim. 

Onların da kalpleri farklı söyledi benim de. Kuranı ezbere bilen, ömrünü İslam ilmine adayan bu insanların, bilerek veya bilmeyerek bir plana hizmet ettikleri gerçeği ortada. Bu plana bakıldığında aslında çoğu zaman İslamla ve Kuranla ve Peygamberin hayatıyla bağdaşmayan bir çok hareketi yapabiliyor olmaları, planın ne kadar sakat olduğunu ortaya koyuyor. Fakat beyinlerini yıkayan vaazlar, toplantılar, sohbetler, gazeteler, televizyon ve radyo yayınları, dergiler, tepeden tırnağa, yediden yetmişe herkese hitap eden hizmetleri, onların bu sakat planı görmelerine engel oluyor. Yine de tek umudum olan şu ayete sığınıyorum. ''Hani bir zaman da o kafirler, seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri ya da sürüp çıkarmaları için, sana tuzak kuruyorlardı; onlar tuzak kurarlarken Allah da karşılığını kuruyordu. Öyle ya Allah tuzakların hayırlısını kurar.'' Enfal Suresi 30. Ayet 

12 Temmuz 2013 Cuma

Bir Kıssa Bir Hisse


Yaşadığım bir olaydan sonra bana bu hikayeyi ilham eden alemlerin Rabb'ine hamd ederim.

Günlerden bir gün evliya çok acıkmış. Hemen göl kenarında almış eline oltasını irice bir balık yakalamış. Balık elinde çırpınırken atmış hemen ateşe bir güzel kızartmış. Balığı tam ağzına götürmek üzereyken balık dile gelmiş.

- Ey evliya beni öldürdün, hadi ben kendimi geçtim, çocuğumu da öldürdün.

Evliya biraz hayret biraz da öfkeyle;

- Yahu madem dile gelecektin neden seni tuttuğumda söylemedin?

Balık, kendisinin imtihan olduğunun altını çizercesine;

- Elinde çırpındım ya, demiş ve bu hikayeyi bitirmiş...


11 Temmuz 2013 Perşembe

Get up, Stand up, Don't Give up to Learn


Hi Everyone,

I want to write in English sometimes, because some people send me mails that Google 
Translator sucks, please  publish your blog in English also. Ok then, here we go!

Yesterday evening when I was watching TV -that I rarely do this- I noticed that footballers need to develop their social skills. I will not generalize but rest of them in Turkey, unfortunately haven't educated at University. So, it causes some communication problems when they give reportage. They can't find the right words to express their feelings or opinions.
That's why, they always use the same words
If they win '' It was a tough game, we are happy to get 'three points', we present this victory to the supporters '' 
If they lose '' We are sorry, referee was wrong in his decisions, we will wait for the next game ''
If the score ties '' We could win the game, we deserved it but 'one point' is not bad ''

Except these reportages there are some fails. For example one of video from Turkey http://www.youtube.com/watch?v=GxVvgkX0uLE
And another of them from England
http://www.youtube.com/watch?v=_B_LF7THun0

After watching those videos, maybe some will feel sorry for them, but actually you shouldn't feel sorry for them. They have lots of time to learn whatever they want. The main problem for that, their life is not stable. Nothing is clear in their schedule, once they have trainings on Monday, once have not. Once they play match on Saturday, once they play on Sunday. That's why I don't want to be cruel while critisizing them. But it doesn't mean they should be lazy to learn, unfortunately, most of them think in vain to learn a new language, or to take a University diploma. Because, they are rich and they don't need to survive. If it is necessary to speak in English for them, they will hire a translator and pay for it, instead of learning and talking. This laziness causes them to lose their skills of communication and they talk nonsense when they make reportage.

Another problem of them, except laziness, they don't read enough. For example, look at actors and actresses or musicians, they are also not stable and most of them earn very well, but when you make reportage with them, you can see the difference of being cultivated.

I invite footballers to read more, learn new things except football training methods or tactics, because it is for sure that they will be regretful when they are retired.
So that, I decided to learn English while playing football, all my friends were teasing me. I had no chance to go a course and I bought some books and downloaded documents from internet and started to learn. When I had free time, I was with my books in my room. And when my friends see me with books on the bed, they were saying '' Oh, as if you would be a professor, why do you need a language? '' but now almost all of them try to learn English and ask me how I did it?

I did because I wanted. I did because I hate, people think that footballers are useless! And that's why I wanted to publish this blog, we are not useless, stop teasing us as we are. And you footballer! Get up and develop yourself, prove the world, you are not different than artists! And be a good example between footballers!

Thank you all my readers, send you a bunch of kisses...













1 Temmuz 2013 Pazartesi

Küresel Isınıyor, Ben Donuyorum


Yağışların azalması dünyanın tek endişesi haline gelmişken, sokakta yaşayan bir çocuğun mutluluk sebebi olmuştu.

Kader O'nun hayatını böyle yazmıştı. Sıcacık evinde mutlu yuvasının şımarık çocuğu olamayacaktı hiçbir zaman. Kendini, annesi sandığı bir kadının kucağında dilenme aleti olarak bulmuştu. Biraz daha büyüdüğünde trafik ışıklarında cam silen, para vermeyenlerin camına kirli suyu atıp kaçan bir çocuk...

Çocuktu, kimse O'nu ayağa kalkamayacak derecede dövemezdi. Böyle düşünüyordu...

Kış iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamış fakat yağış bırakmıyordu. Küçük adam her gece uyumadan önce dua ediyordu yağmur yağmaması için. Her zaman bir köprü altı ya da inşaat halinde bir yer bulamıyordu. O kadar çoklardı ki, O'na yer kalmıyordu çoğu zaman. Nihayet bir haftadır etrafı açık fakat kuytu bir köşe bulmuştu. Çöplerin hemen ardında beş metrelik bir kuytu. Duasını okudu ve yaktığı ateşin yanında uykuya daldı...

Koyu kahve rengiydi o sabah gökyüzü. Çocuk, trafik ışıklarına doğru yol aldı. Trafiğin yoğun olduğu ve ışıkların çokça zaman yayalar için araçları durdurduğu bir kavşakta beklemeye başladı. Derken ilk kırmızı yandı. Bir araca yaklaştı, olumsuz yanıt aldı. Gittiği bütün araçlar reddetmişti, üstelik para da vermeden. Karnı açtı, en azından karnını doyuracak kadar kazanıp gidecekti.
Kırmızı ışık yeniden yandı. Önünde duran son derece ihtişamlı lüks bir araçtı. Şoförün diğerlerinin aksine camı açıktı. Hemen koştu araca doğru ve camı silmeyi teklif etti. Adam istemedi. Çocuk adeta yalvarıyordu. Adam nihayet 'tamam' dedi tebessüm ederek. Radyo'dan haberleri dinlerken büyük bir neşeyle hızla camı parlatıyor, bir yandan da adama laf yetiştiriyordu. ''Küresel ısınıyor, yağmur yağmıyor diyorlar ama bilmiyorlar abi ben dua ediyorum o yüzden yağmur yağmıyor.'' Adam henüz yaktığı sigarasının dumanını üflerken yanan yeşille birlikte yavaşça hareket etti, parasını almak için cama yaklaşan çocuğa aldırış etmeden. Ve çocuk, kovasındaki kirli suyu araca doğru fırlattı, açık camdan içeri giren su tümüyle adamı ıslatmıştı. Neye uğradığını şaşıran adam araçtan inip çocuğu kovalamaya başladı.

Çocuktu, kimse O'nu ayağa kalkamayacak derecede dövemezdi. Böyle düşünüyordu...

Kendini çöplerin ardındaki kuytu köşesine attığında harap bir haldeydi. Vücudunda kırıklar vardı. Aldığı darbelerden oluşan yüzündeki kanlar soğuktan donmuştu.
Ateşini yakamadı, ayağa kalkacak gücü yoktu. Hava kararmak üzereyken öyle şiddetli bir yağmur başlamıştı ki bir anda her yer sularla kaplandı. Gök, yaşananlara ağlıyordu sanki.
Çocuk duasını okuyamadan uyudu. Sabah uyandığında iki tane adam başucunda ambulansı beklerken ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar, soru soruyorlar fakat yanıt alamıyorlardı...

Derken çocuk tatlı bir tebessümle ''Küresel ısınıyor, ben donuyorum'' diyor ve ruhunu gerçek Dost'a teslim ediyordu…

Bu Olayda Bir Mihrak Var!

Selam.

31 Mayıs ve sonrasında yaşananlara büyük resimden bakmaya çalışacağım bir yazı olacak. 

Ben de yaşanan olaylara tepkimi verdim. Gaz bombalarına ve tazyikli suya maruz kaldım fakat geri çekilmedim. Çünkü ses çıkarmıştık ve bu ses artık duyulmalıydı. Bunu yaparken çok masumduk. Fakat bir yandan bu olayları yaşarken bir yandan da katılımcı grupları gözlemliyordum. Dikkatimi  ilk çeken 'marjinal gruplar' olmuştu. Evet, bu gruplar vardı. Yüzleri maskeli gayet profesyonellerdi. Hatta uygun adım marş ve yumruklar havada yürüyorlardı. Taksim’de bu grupların çatışmaları hâkimken, Beşiktaş'ta Türk bayrakları ve Mustafa Kemal'in askerleri Taksim'e doğru yürümekteydi. Yürüyüş sırasında 10.Yıl Marşı ve Gençlik Marşı sıklıkla söyleniyordu. Gümüşsuyu Askeri Hastanesi önünden geçerken askerin selamlanması ve alkışlanması bana yıllar önce NATO'nun ülkeye girişi ve öncelikle bizi askeri yönden destekleyişini ve bunu yapmalarındaki birincil tespiti hatırlattı. ''Türk halkı asker sever' 

Konudan konuya atlamak istemiyorum fakat doğru bir tespittir bu. Türk halkı her daim askeri sevmiştir. Darbeleri, darbe öncesi ve sonrası oluşumları unutmuş, görememiş ve her zaman askerini kendisi gibi dürüst ve vatansever görmüştür. Çünkü böyle göstermek gerekir. Küresel çete bir ülkeyi ele geçirmek istediğinde askeri ve polisi birbirine düşürür. Savaştırır ve sonra savaşı ayırmak adına o ülkeye gelir ve yerleşir. Elbette Türkiye'de bu durum emsallerinden farklıdır. Çünkü biz zaten kendi gönül rızamızla NATO'ya girmiş ve sonra Kore'de ABD adına savaşmış, daha sonra bütün üslerimizi NATO ve ABD kullanımına açmış bir ülkeyiz. Öyleyse bizi ele geçirme gibi bir planları zaten olamaz. 

Peki, ne amaçlıyor bu küresel çete ve temsilcileri? Şimdi tekrar Gezi Park'ına dönelim. Sosyal medyayı ve meydanları izleyelim. Özellikle ön plana neden!? Taksim'in çıkarıldığına bir göz atalım.

Çok değil 11 Mayıs'ta Reyhanlı Patlamasından sonra meydanlarda en ufak bir hareketlilik yoktu. Fakat Hatay karışmıştı, tabi yazılı ve görsel medyada yer bulamadılar. Sosyal medya da o sıralarda eski sevgiliye yazılan tivitlerle doluydu. Tabi insanlar meydanlara çıkmasalar da dost sohbetlerinde endişelerinden, ülkenin gidişatındaki memnuniyetsizliklerinden söz ettiler. Ve sonra Gezi Park’ına müdahale ve derken bu endişe birikimi yaşayan grupların toplu isyanı haline gelen eylemler! Her şey buraya kadar doğal akışında seyrediyordu. Muhalefet sokaklara dökülmüştü. En gür ses ‘Mustafa Kemal’in Askerleri’nden geliyordu. Hal böyle olunca duruma müdahale etmek gerekti. Sadece polis gücü kullanılmadı alanlarda. Aynı zamanda medya yoluyla başlatılan psikolojik harekât, küresel çetelerin uzantılarının özellikle Taksim’e gelişi ve bir anda ‘Türk Baharı’ yaşanıyor borazanlığı. Tüm bunlar öyle güzel işleniyordu ki, insanlar yine verilen tepkinin asıl amacından saptırılmış ve gruplara ayrılmıştı. Birden Taksim’in hemen her yerinde bazı duvar yazıları ve semboller belirdi. OTPOR bunların başını çekiyordu ve tabi OCCUPY etiketleri sosyal medyada en çok ön plana çıkanlardı. Bilinçli ve bilinçsiz milyonlarca insan #occupygezi dedi ve OTPOR’un yumruğunu kullandı.

Kimdir bu OTPOR? Bunlar yüzeysel ifadelerle, dünyadaki turuncu devrimler ve Arap Baharının finansörleri ve destekleyicileri olarak tanımlanıyorlar. Bizim ülkemizde de kendilerini özellikle Taksim’de gösteriverdiler. Tabi Türk milleti zekidir! Bu oluşumlardan haberdar olanlar onları hemen tanıdı ve bir iki adım geri çekilerek olayları izlemeye başladı. İktidara yakın isimler bu iddiaya sıkı sıkıya!tutunmuş bir biçimde, bu olaylar ‘dış mihrakların’ işidir diye ağızlarından salyalar saçarak haykırmaya başladılar. Haliyle aslında bir halk hareketi olarak başlayan bu eylemler, bir anda dışarıdan desteklenen ülkeyi karıştırma ve istikrarsızlaştırma hareketi olarak yorumlandı.

Ben herhangi bir örgüte veya sivil toplum kuruluşuna bağlı değilim. Benim komşularım, kardeşim, çocukluk arkadaşlarım da öyle. Bizim gibi binlerce insan da o meydanlardaydı. Ve biz çoğunluktaydık. Fakat medya yoluyla tanıtılan ‘marjinal gruplar’ın da yer aldığı bu eylemlerde bir anda azınlığa dönüştük. Sonra ne mi oldu? Gruplara müdahale edildi. Aslında bize müdahale edildi. Taksim’de bunlar yaşanırken Ankara’da ve diğer tüm illerde eylemler sert şekilde bastırıldı. Oralarda bulunamayan OTPOR nedense Taksim’de adından sıkça söz ettirdi. Ve kahraman! Türk Polisi, dış mihraklar tarafından kışkırtılmış halkına müdahale etti. Gezi Olaylarının sonucu bu şekilde yazıldı.

Bu yaşanan olayların ardından iktidarın tavrı bana ABD’nin Irak’ta hiç bulunamayan nükleer silahları arayışını ve Afganistan’da hiç bulunamayan Usame Bin Ladin’i arayışını hatırlattı. Şimdilerde sivil polisleri vasıtasıyla iktidara karşı ses çıkaran herkesi ‘dış mihrak’ bunlar diyerek gözaltına alıyorlar. Sonra da mahkûm edeceklerdir, şüphe yok. Çünkü bu ülkenin hukuk sistemi kirli oyunlara alet edilmiş durumda. Batıya entegre olalım derken, doğruluktan ve en önemlisi bağımsızlığımızdan ödünler vermiş durumdayız. Ve büyük resme bakıldığında maalesef bu topraklar, Omar Bradley’in yıllar önce söylediği gibi ‘Asya’daki çatışma alanlarından sadece biridir.’

Ayrıca bir nabız yoklama hareketi olarak tanımlanabilecek bu olayların ardından yapılan açıklamalar iktidarın içerisine düştüğü çıkmazı gözler önüne seriyor. Sırtını ABD ve AB’ye dayamış olan tüm iktidarlar, onların isteklerine karşı geldikleri takdirde bir bir düşmüşlerdir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Ülkemiz açısından baktığımızda, en önemli müttefikimiz olan ABD’den sanayileşme kredisi alamayan Menderes’in Sovyetlere göz kırpması sonucu yaşanan darbe, Ecevit’in Kıbrıs Harekatı sonrası uygulanan ambargo, Demirel’in yine Sovyetlere göz kırpan hamleleri sonrası iktidardan al aşağı edilişi gibi bir çok örneğin sıralanabileceği dünya politikasında, ya onlardansındır ya da düşman anlayışı hâkimdir. Bu doğrultuda yaşanan onca kışkırtmaya rağmen Suriye’yle savaşın bu kadar gecikmesi belli ki küresel çetenin canını sıkmış ve onların planlarına ters düşmekte. Öyleyse zaten kurulduğundan bu yana gruplara ayrılmış bir ülkeyi kışkırtmaktan ve birbirine düşürmekten daha kolay bir şey olamaz. Tekrar belirtmek istiyorum. Gezi Parkı ve tüm ülkeye yayılan eylemler bir dış mihrak işi değildi. Fakat sonradan, evet bariz şekilde meydanlarda onları da görür olduk. Şimdi bu olayları dış mihrak işi görmek sadece, gerçekleri görmekten kaçınmaktır ve yine asıl dış mihraklara hizmet etmektir.

Büyük planın uygulayıcılarına en güzel cevabı verebilmek için onlardan daha zeki olmamız şart. Akıl gücünün ön plana çıktığı bütün gruplar tek bir çatı altında birleşmeli ve en doğru yolları izleyerek yönetimlere gelmelidir. Tüm dünya için gerekli olan bu adım atılmadığı takdirde, bugün Süper Güç olarak tanımlanan ülkelerin yerle bir olduğuna şahitlik edeceğiz. Ve yerlerine yeni Süper Güçlerin geldiğini göreceğiz. Fakat sistem hiç değişmeyecek.


Gözlerin, gönüllerin ve akılların dört açılması dileğiyle, hoşçakalın…

10 Haziran 2013 Pazartesi

Gezi Parkı Olayları İkinci Perde


Olayların başladığı ilk günden bu yana içerisindeyim. İlk günlerde görülen üst düzey direnişin yerini bölücü örgütlerin de aralarında bulunduğu bir grup ele aldı. Bu durumdan rahatsız olan büyük bir kısım topluluk günden güne geri çekiliyor. Ve meydan tam da hükümetin istediği gibi ne oldukları (belirli) belirsiz insanlara kaldı. En küçük bir polis müdahalesinde ortalığı yine savaş alanına çevirecek bir grup insana. 

Kim bunlar? 
Ellerinde Apo bayrakları, dillerinde 'Sen Kemal'in askeriysen biz de Apo'nun askeriyiz' sözleri ve etrafa nefret saçan gruplar. Bu grupların temsilcileri Atatürkçü ve Cumhuriyetçileri faşist olarak görüyorlar. Tayyip Erdoğan'ı da zalim bir diktatör. 

Oysa direniş başladığında ayrıştıran değil birleştiren, haklara ve özgürlüklere tam anlamıyla destek veren, polis şiddetine karşı omuz omuza direnen yapıdaydı. Zaten bu yapı tüm Türkiye'ye bir anda umut ve güven dağıttı. Avrupa'nın ve Amerika'nın ilgi ve desteğini çekti. Hatta şaşırttı. Türk Baharı bekleyenlere en güzel cevabı verdi, omuza omuza direnerek. Direnişçiler sonunda istediklerini alıp Taksim Meydanı'nı ele geçirdikten sonra işin rengi yukarıda da sözünü ettiğim gibi değişmeye başladı. Apolitik olanlar haricinde herkes, temsil ettiği örgüt veya partinin bayrakları ve sloganlarıyla meydana akın ettiler. Bunlar arasında beni en çok şaşırtan ise İstiklal Caddesinde uygun adım marşla yürüyen otuz kadar DHKP-C' liydi. 

Apolitik grubun en büyük eksikliği bir liderinin olmayışı. Bu lider eksikliği, tümüyle haklı sebepleri olan bu grubun emeklerini büyük bir ölçüde zayi etti. Ve yalan olmasına rağmen onları gözleri dönmüş vahşi eylemciler gibi gösterdi. Bu grup medyanın yalanlarına, bankalara, halka zulmeden işletmelere ve bazı aydınlara gerekli tepkiyi öyle güzel tarzda verdi ki, bankaların genel müdürleri özür dileyip kendini de o gruptan saydı. Olayların ilk gününde sessizliğe ve karanlığa gömülen kanalları diz çökertti. Gerçi hala gerçekleri tam anlamıyla yayınlamıyorlar fakat yine de Abdullah Gül'ün de söylediği gibi, gerekli mesajı aldılar. Fakat maalesef bu grubun temsilcileri alanı büyük ölçüde kaybetmiş durumda. Tam tersine daha güçlü bir şekilde birlik olup teröre destek verenleri o alanlardan temizlemeliler. Bu gruplara da gerekli mesajı vermeliler. Savaşın değil, barışın temsilcileri olduklarını göstermeliler. Pes etmeden, yılmadan, kimseye zarar vermeden mücadeleye devam etmeliler. O zaman bozuk çarkın bozuk temsilcileri vazgeçmek zorunda kalacaklardır.

Olayların başladığı ilk günden itibaren karşı çıkan grubun, ellerinde haklılıklarını kanıtlayacak deliller olmaması sebebiyle yalana başvurma çaresizliği ve aczi son derece içler acısıdır. İktidarını veya ondan nemalananların para ve statülerini kaybetme korkusu, onurlarını ve haysiyetlerini çoktan sattıklarının bir göstergesidir. Bu insanlardan vatana fayda beklemek aptallıktır. Vatanını ve bölünmez bütünlüğünü savunan herkes en güzel tarzda tepkilerini ortaya koymalı ve mücadeleye devam etmelidirler. Aksi takdirde hem Türkiye'nin hem de dünyanın politik anlayışını değiştirecek tarihi bir adımı atma fırsatını kaçırmış olacağız. 










2 Haziran 2013 Pazar

Gezi Parkı Olayları

En baştan söylemek istediğim şey şudur ki; maskeler düştü. Başta medya olmak üzere, iyi niyetlileri ve kötü niyetlileri de ortaya çıkardı Gezi Parkı Olayları. 

01 Haziran Cumartesi günü olayların arasında kendimi bulduğumda saat sabahın 10'ydu. Taksim'de bulunan kursuma gidiyordum. İstiklal Caddesi'nde bulunan çöp kamyonları temizliklerini yaparken dikkatimi teken tek şey 'Saray Muhallebicisi'nin aldığı hasardı ( Kadir Topbaş'a aittir.) Onun dışında herhangi bir hasar görmedim hiç bir dükkanda. Sadece duvar yazıları vardı. Çoğu da başbakanı ve yandaşlarını ti'ye alan yazılardı. Sınıfa gittiğimde hocanın haricinde kimse yoktu, bir arkadaş da yolda olduğunu haber verince ben de sokağa çıkmaya karar verdim. Sadece sokağın başından caddeye doğru bakıyordum. Ne bir topluluk ne bir olay vardı. Bireysel olarak yürüyordu insanlar cadde üzerinde. Sonra birden polis harekete geçti ve bütün ara sokaklara gaz bombası atmaya başladı. Bizim sokağımızda benle birlikte bekleyen 4 arkadaş vardı. Ve sadece izliyorduk olanları. Esnaf isyan etti polise. Sonra tekrar sınıfa döndüm. Bir iki saat ders yapabildik. Ve nihayet ders bittiğinde artık olayların tam ortasındaydım. İnsanlar sadece ve sadece 'Hükümet İstifa' diyorlardı! İstiklal Caddesi üzerinde! Ne polise, ne sağa sola taş atan kimse yoktu! Fakat polis düşmana  ateş eder gibi kafalarımıza doğru gaz bombası atmaya başladı. Dikkat edin havaya değil! Tam kafamıza! Hatta bunlardan biri hemen yanımdan geçip yere düştü. Neyse ki uzaklaştırdım. Derken ara sokaklarda birbirlerini tedavi eden gençleri gören polis tazyikli suyla ve gaz bombalarıyla saldırmaya başladı. Ve hala polise en ufak bir taş atan yoktu! Sadece isyan ediyorduk! Hükümet istifa! 

Onlar dağıttıkça insanlar toplandı. Ve bu sayı artarak çoğaldı. Ben kendimi bir anda kırmızı maskeli adamların içinde buldum. Bunlar birbirlerine cephe diye sesleniyorlardı. Birden Tepebaşı'nı trafiğe kapatmaya kalkıştılar. Yollardaki korkulukları söküp geliş ve gidiş trafiğini kapatırlarken, içlerinden biri insanların da geçişini engellemek istercesine kaldırımı da kapatmaya kalktı. Bu sırada ben 'Ne yapıyorsun? Öldürecek misin insanları açın trafiği' diye bağırınca maskesinin altından anlamadığım sözlerle bana tepki verdi. Fakat bir anda arkamdaki kalabalık onların üzerine yürüdü ve barikatı kaldırdık. Sonra bu cephe bir anda polise taş atmaya başladı. Artık önü alınmayan bir kavgaya dönüştü. Bizler engellemeye çalıştık fakat olmadı. Hatta ben ara sokaklardan birinde o kırmızı maskelilerden biri beni işaret ederek aramızda sivil polis var dedi. Aslında sivil polis onlardı. Ben olayların amacını aşmaması için mücadele edenlerdendim.

Polis 48 saattir ayaktaydı ve yorulmuştu. Ve bizler saatler ilerledikçe çoğalıyorduk. Beşiktaş'a doğru hareket etmeye karar verdim. Gördüğüm manzara öyle güzeldi ki, işte benim gibi düşünen çoğunluk buradaydı. Herkes Taksim'e doğru şarkılarla türkülerle ilerliyordu. Bir bayram havası hakimdi. İnternet ve telefonlar çekmediği için polislerin geri çekildiği bilgisini alamadım. Ne var ki meydana geldiğimde Barbaros Şansal insanlara bilgiyi verdi. Polis geri çekildi! O anki mutluluğun tarifi yok. İnsanlar hala tek ses 'Hükümet İstifa' diye bağırıyorlardı. 

Bilmenizi istediğim bir şey var. Orada bir örgüte mensup olmayan kimse bir yere taş atmadı, zarar vermedi. Bu zarar tam tersine sivil polisler ve örgütler tarafından verildi. Zaten mantıklı düşünecek olursanız bütün gün girilemeyen İstikal'e kim nasıl girmiş de her yeri savaş alanına çevirmiş olsun!?

İnsanlar yedikleri börekleri polise de ikram ettiler. Fakat polisin cevabı çok geçmeden tazyikli su oldu. Hem de o yemek ikram edenlere, hem de tam orada yemek yiyen insanların üzerine. Bu mudur sizin Allah korkunuz, bu mudur sizin hizmet anlayışınız? 

Bu soruları tabi ki onlara sormayacağım. Çünkü onlar emirleri dinlerler. Emir veren de emirleri dinler. Ve bu iş en tepeye ulaşır. Başbakana. O da öyle iyi niyetli biri ki göreve geldiğinde 'aman efendim bizim cumhuriyetin değerleriyle problememiz yok aman efendim biz daha Atatürkçüyüz' nevinden sözlerle o arada kalanları kandırmayı başardığında, biz -karşı duranlar- dedik ki, bunlar rejim düşmanı bunlar vatana ihanet içindeler. Zaman gösteriyor ve göstermeye de devam edecek kimin gerçek müslüman kimin gerçek müslüman olmadığını. Onlar hesap veremeyecekleri vebal altına girdiler. Peki ya sen? Sen eğer bu iktidardan nemalanıyorsan diyecek sözüm yok, durmak yok yola devam et. Fakat bunlardan herhangi birşey kazanmadan bunların yalanlarına kanıyorsan ve destekliyorsan, gözünü aç ve düşün. Hem de çok bağlı olduğunun dinin kutsal kitabında sana defalarca söylendiği üzere 'düşün.' Sonra anlarsın kimin fesat ve bozgunculuk çıkardığını, kimin ise bunlara engel olmaya çalıştığını. 

Bugün bir ülkenin lideri, gösteriye katılan vatandaşlarına 'çapulcu' diyor. Onları o korudukları ağaçlarda sallandıracaksın diyor. Ve sonra bu lider 'demokrasiden hatta ve hatta ileri demokrasiden' bahsediyor. 

Gezi Parkı Olayları, yalanın arkasından gidenlerin maskelerini düşürmesi açısından da önemli bir olaydı. Bir bütün olarak haksızlıklara karşı gelen halkıma sonsuz teşekkür ederim. 

Zafer inanlarındır!






23 Mart 2013 Cumartesi

Sonsuzlukta Bekle

Hayatları sadece bir anda değiştiren güç, yine 'ol' dedi ve her şey O' nun dilediği gibi oluverdi. 

Yirmi iki yıldır morg çalışanı olan Eyüp, ailesinin geçimini tek başına sağlıyordu. Eşine ve çocuğuna karşı her zaman duyarlı olmaya çalışıyordu. Şefkatli dokunuşları, sıcacık gülümseyişleri bazen kimsenin anlamadığı biçimde değişiyor ve ürkütücü bir hal alıyordu. En ufak meseleleri büyütüyor ve zaman zaman eşini dövüyordu. Sonra yine bir pişmanlık hali ve sürpriz hafta sonu tatilleri, pahalı hediyeler ve yeniden normale dönüş.

Zaman onlar için böyle akıp giderken ben hayatımın en güzel anlarını yaşıyordum. 
Aşık olmuştum...

O' nu ilk gördüğüm anda göğüs kafesimin arasına sızan şeyin ne olduğunu anlayamadan nefes alışverişimin değiştiğini, sözcükleri seslendirmekte sıkıntı çektiğimi söylemeliyim. Ve karşılıklı gülümseyiş. Ve sanki yıllardır birbirimizi bekliyormuş da yeni kavuşmuşçasına bir sarılış. Ve o koku. Evet, aşkın kokusu. Ben sırılsıklam aşık olmuştum. 

Her şey öyle hızlı gelişiyordu ki farkına bile varamadan ikinci yılımızı doldurmuştuk. Kutlama için planladığım geceye tüm arkadaşlarımızı davet etmiştim. Sinema salonu hınca hınç doluydu ve orada bulunan herkes bizim için tarihi sayılacak o ana tanıklık edeceklerdi. Biz de filmin başlamasına 5 dakika kala salondaki yerimizi aldık. Film başladı. O' nun için hazırladığım kısa filmde neler yoktu ki, buz tutan kaldırımdan düşüşümüz, gizlice tırmandığım elma ağacından arakladığım elmalar, ev sahibine yakalanışımız ve kaçarken gömleğimin dala takılması ve yırtılan parçanın ev sahibinin elinde kalışı, kaçarken yaşadığımız mutluluk. Sonra dinlenirken yolun ortasında öpüştüğümüz o anlar, ağızlardaki o aşka bulanmış elma tadı. Ailesiyle tanıştığım o akşam yemeğinde sandalyemin kırılması ve yaşadığım büyük utanç. Beni yerden kaldırmadan yanımda oturup bana sarılan, boynumu öpen, yüzüme bakan, 'iyi misin' diye soran kadın. Öyle bir aşk yaşıyoruz ki, sanki hayatımızda birileri yok. Fiziken varlar fakat sanki onların çok dışındayız. Biz başkayız. 

Aşkımızın hikayesini canlandıran karakterler de gerçekten iyi iş çıkarmışlardı. Salondaki herkes o coşkuyu, tutkuyu hissetmişti. Ve gözyaşları içerisinde filmi izleyen kadın, yani müstakbel eşim. Tüm arkadaşlarımızın önünde evlilik teklifimi kabul eden kadın öyle mutluydu ki herkes bir yandan ağlıyor bir yandan gülümsüyordu. Alkışlar arasında dakikalarca sarılarak ağladık, gözyaşlarımızın dudaklarımızın, burnumuzun ıslaklığı tümüyle sırılsıklam olmuştuk. Aşk sarhoşluğu bu olsa gerek erkenden uyuduk eve gidince, sızıp kalmışız ikimizde. 

Yeni evli çift olarak adlandırılmaktan mutluyduk. Bunu her duyduğumuzda birbirimize bakıp o tatlı gülümseyişi  takınıyorduk yüzümüze. Boş vakitlerimizi çok iyi değerlendiriyorduk. Televizyonu olup da yayını olmayan tek çift biz olabilirdik. Çünkü biz yalnızca Dvd' den film izlemek için kullanıyorduk televizyonu. Yoksa aptal kutusunun bize sunduğu aptal hayata ihtiyacımız yoktu. 
Buz pateninden at binmeye, gitar kursundan salsaya bir çok hobi ediniyorduk. Benim silahlara olan tutkum başlayana kadar her şey yolundaydı. Aslında birlikte poligona gitmişliğimiz de vardı. Fakat o silah sesini sevmedi. Ben ise hedefi vurmaya bayılıyordum. Bir gün eve Colt 45' likle gelince kıyamet koptu. Bir çocuk gibiydi, ağlıyordu bir yandan bağırırken. Sakinleşmek bilmedi. Bunun sadece çekmecemizde duracağını kimseye zarar vermek istemediğimi fakat bize zarar vermek isteyen olursa kendimizi korumak için elimin altında bir silah bulunması gerektiğini söylesem de fayda etmedi. Ertesi gün silahı teslim etmek zorunda kaldım. Benimle geldi tabi, silahı teslim edişimi görmek istedi. Ve ben silahı geri verdiğimde onun yüzünde gördüğüm o çocuksu gülümseme -işte bunu hiçbir şeye değişmem- silahımı unutturmaya yetti bile.

Zaman hızla ilerlese de biz hayatı dolu dolu yaşadığımız için geri dönüp baktığımızda pişmanlık yaşamıyorduk. Hatta ne kadar büyük bir gelişim gösterdiğimizin farkına varmıştık. Artık sadece kendi hayatlarımızla değil başkalarının hayatlarıyla da ilgileniyorduk. Huzurevi ziyaretleri, hastane ziyaretleri, yardıma muhtaç insanlara elimizden geldiğince yardım etmek bizi daha da mutlu ediyordu. 

Küçük yaşta kan kanseri olan Ali'yi artık her hafta ziyaret eder olmuştuk. O 'nu çok sevdik, O da bizi çok sevdi. Ailesi de öyle. Eyüp Bey ve Suzan Hanım gerçekten iyi insanlardı. Fakat Eyüp Bey'de sezinlediğim garip bir duygu vardı. Adını koyamıyordum. Bunu eşimle paylaştığımda saçma buldu. Ve her zamanki gibi o kıvrak zekasıyla belki de adamın morgda çalışıyor olmasından dolayı böyle hissetmiş olabileceğimi söyledi. Aslında haklı olabilirdi. Daha önce hiç bunun bir meslek olarak yapıldığını veye neden tercih edilebileceğini düşünmemiştim açıkçası. Ve sonuç olarak morg soğuk bir yerdi. Bu adamdan hissettiğim soğukluk morg kaynaklıydı. Evet kuruntu yapmanın alemi yok, eşim haklıydı. 

Yaz tatilini planladığımız gibi Bora Bora Adalarında geçirecektik. Tatil öncesi son kez ailelerimizi ziyaret edip vedalaştık. Ve tabi Ali'yi de unutmadık. O gece eve döndüğümüzde kendini yorgun hissettiğini söyledi. Bugüne kadar ilk defa O' nu böyle solgun görüyordum. Birden bire ne olmuştu anlayamadım. Hastaneye götürmek istedim. İstemedi. Uyuyalım sabaha bir şeyim kalmaz dedi. Soğumuş bedenine sarıldığım halde ısınmadığını ve nefes almadığını farkettim. Hatırladığım tek şey O'nu caddeye kadar taşımış olduğuım ve dizlerimin üzerine çöktükten sonra göğe doğru attığım çığlık. 

Hastanedeki tüm işlemlerimizi Eyüp Bey ve Suzan Hanım yaptırmışlar. Gözlerimi açtığımda başımda annem ve babam vardı. Yavaşça doğruldum. Kalkmak istedim. Tuvalete gitmem gerektiğini söyledim. Kendimde değildim. Olanların farkındaydım fakat ne yaptığımın farkında değildim. Benimle tuvalete kadar gelen babama biraz hava almak, yalnız kalmak istediğimi söyledim. Hastanenin bahçesine çıkıp hasta yakınlarından aldığım bir sigara yaktım. Yavaşça dışarı yürüdüm. Hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece yürüyordum sanki biri beni yönlendiriyormuş gibiydi. Kendimi silahçıda buldum. Colt 45' liğimi yeniden aldım. Hastaneye geri döndüm. Eşimin yıkanma işlemlerinin bitmiş olduğunu ve morga konulduğunu söylediler. Son bir kez görmek istediğimi doktora ilettim. Durumun farkında olan doktor bana izin verdi. Yalnız başıma koridorda ilerledim. Ve morg kapısından içeri girdim. Bir yandan numaralara bakarken bir yandan kendimi onun elini tutarak vurmayı planlıyordum. Sadece orada düşündüm bunu. Ve karar vermiştim. Artık ben de ölecektim ve belki cennette birlikte olabilirdik. Tüm bunları düşünürken kulağıma gelen sesleri yeni farkedebildim. Ve Eyüp'ün eşimin cesedine tecavüz edişini gördüğümde bir an bile düşünmeden kafasına arkadan tek el ateş ettim. Başından fışkıran kanlar yüzüme kadar sıçramştı. Yere düşen Eyüp'ün gözleri açık dehşetli bir ifadesi vardı. Nefesini tutmuşken vurulmuş gibiydi. İçeri giren hastane görevlileri ve yaşadıkları şokun farkında değildim. Eşimin cesedine başımı yasladım. Ölmekten vazgeçtim. Hayatta kalmalıydım. O' nun bir parçası olarak ben yaşamalıydım ve bu dünyaya iyilik yapmaya devam etmeliydim. O böyle olmasını isterdi. Sanki bedeninde sıcaklık duydum. Sanki yaşıyordu. Beni görüyordu ve konuşuyordu. Beni dışarı çıkardılar. İfadem alındı. Mahkemede tanıklar her şeyi anlattılar. Sinir krizleri geçirmekten ayakta zor duran Suzan Hanım, benim ne kadar iyi biri olduğumu güçlükle söyleyebildi. Hakim beraatime karar verdi. Zaten başka bir karar düşünülemezdi. 

Hayatıma devam ettim. Yalnız yaşamayı tercih ettim. Ali kanseri yendi. Annesini kaybettikten sonra benimle yaşamaya karar verdi. Geri çevirmedim. O' nun hayatından sorumluydum. Her şeye rağmen gülümsedim. O' na kavuşacağım an için dualar ettim. Ölüme giderken Azrail yerine O' nun gelmesini istedim...






















12 Mart 2013 Salı

İki Yüz


Bir sabah evi terk etmeye karar verdim. Artık birilerini üzeceğim korkusunu yenmek istiyordum. Hayatımda bir kez olsun dilediğimi yapmak istedim ve yaptım. Sonunda ne olacağını düşünmek veya nelerle karşılaşacağım endişesi yoktu. Sadece ve sadece mümkün olduğu kadar uzaklaşma isteği vardı içimde. 

Gün boyunca yürüdüm. Köprüde balık tutanlar, onları fotoğraflayan turistler, birbirinden habersiz insanların koşturmacası, araçlar, en çabuk nasıl ulaşırım telaşında ve ben tüm bunları izliyorum. Ben herkesin farkındayım fakat kimse benim farkımda değil. Ne acı. Sanki görünmezim onlara. Anlıyorum onları, neden böyle davrandıklarını. Ben onlardan değilim çünkü. 

Akşam olunca balık tutanlara, turistlere ve diğerlerine eşlik etmeyeceğim. Çünkü beni davet etmeyecekler. Ben de davet edilmediğim yere gitmem zaten. Sahi onlardan biri neden beni davet etmiyor sofrasına? Yoksa sadece statüye göre mi değerlendiriyorlar insanı? Fakat ben her ne kadar onların gözünde bir 'hiç' olsam da insanım. Onlar gibiyim yani, aynı organlara, duyulara sahibiz. Onların sofrasına otursam havlamam veya kişnemem, onlar gibi gülebilirim veya konuşabilirim. Bana böyle davranmalarına şaşırıyorum açıkçası. Hem onlar değil mi her fırsatta karşısındakilere 'şirin' gözükmek için bizlere acıyan? Veya duyarlıymış gibi davranan? Onlar değil mi bizden birinin acı çektiğini görünce yüzlerine o acıyan ifadeyi takınan? Hay Allah ne kadar da ilginçler. Oysa onlara sorulduğunda kendi hayatlarını yaşadıklarını söyler ve mağrur bir görüntüye bürünürler. Fakat onlar birbirlerinden daha güzel, daha zengin, daha başarılı, daha güçlü olmanın mücadelesi içindeler. 
Onların kendi hayatlarını yaşamadıklarını nereden mi biliyorum? Sahip oldukları ne varsa terk etmelerini iste ve terk etsinler. Bu imkansız. Bari elinde olan iyi şeyleri paylaşmasını iste ve versinler. Bu da imkansız. Onlardan bazıları sadece artık kullanmadığı şeyleri seninle paylaşabilir. Yani özetle bu ''çöp kutusuna gideceğine sana vereyim canım'' demektir. Eh fena değiliz en azından bir çöp kutusundan daha değerliyiz. 

Tüm bunları biliyor olmak canımı çok sıktı. Balık tutanların yanında korkulukların üzerine çıktım. Araçlar yavaşça durdu. Turistler dehşet ve heyecanla fotoğraflamaya devam ettiler. Bulunmaz bir nimettim çünkü, ülkelerine döndüklerinde anlatılacak ilginç bir anı olacaktım. Balık tutanlar oltalarını çekip bana doğru yaklaştılar. Ve diğerleri de yaklaştı. Kollarımı iki yana açıp onları izliyordum. Brezilya'daki İsa heykeli gibi hissettim kendimi. Konuşmaya başladılar, hem kendi aralarında hem benimle. Dinledim onları, her şeyi duydum. 
- ''Vah vah kim bilir ne derdi var zavallının'' diyen teyzeyi,
- ''Ay atlasa da heyecan olsa bari'' diyen liseli kızları,
- ''Bence atlamayacak lan şerefsiz oyalıyor bizi'' diyen ağır ağabeyi,
- ''Yapma evladım kıyma canına'' diyen yaşlı amcayı. 
Hepsini duydum. Onlara kendilerini benim gözümden anlattım. Dehşete kapıldılar. Korkudan gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. Bir an önce beni susturmak ister gibiydiler. Oysa ben sadece iki yüzlülerin yüzlerini karşılaştırdım. Onların yapamadıklarını yaptım. Onlara her şeye rağmen iyilik ettim. Fakat onlar benden kaçtılar. Bir kaç dakika önce beni kurtarmaya çalışanlar hep birlikte beni aşağı ittiler. 

Öldüğümü ertesi gün aynı yere gittiğimde anladım. Ben yokmuşum gibi davranmaya devam ettiklerinde...










10 Şubat 2013 Pazar

Vazgeçenler Değil, Sabredenler Kazanır

İlk kez bu gece hissettim yeniden yazma hissini, öyleyse Amerikanların da dediği gibi 'here we go' 

Adil olmasını bekleyemezdim. Yıllarca yürüdüğüm yolların karşılığında bana hak ettiğimi vermesini bekleyemezdim. Çünkü ikimiz de farklıydık. Hem de çok farklı. Ben yemek yerdim mesela, O yemezdi. Ben uyurdum. O uyumazdı. Ve ben insana ait yapılması doğal karşılanacak olan ne varsa yapmama rağmen O bunların hiç birini yapmazdı. Fakat ikimizin de yaptığı tek bir şey vardı. Plan...

Sekiz yaşında okul harçlığımı çıkarmak için ayakkabı boyacılığı yapmaya başladım. Geçim sıkıntısı yaşamadığım halde ve üstelik ailemin tek oğlu olmama rağmen, kendi paramı kendim kazanmaya kararlıydım. Boş vakitleri sevmiyordum. Diğer çocuklar gibi oyunlar oynamak nedense bana mantıklı gelmiyordu. Büyüklerle sohbet etmek onların sözlerinden ders çıkarmak bana daha faydalı geliyordu. Hayat bilgisi dersinde bulamadıklarımı sokaklarda buluyordum. Gün geliyor kazancımla sokak kedilerini besliyor, gün geliyor yoksul arkadaşlarıma simit ısmarlıyordum. Günlük planlarım beni sadece mutlu etmek için vardı. Günün başlangıcında planladığımı günün sonunda elde ettiğimde hazzın doruklarına ulaşıyordum. Ne var ki yaşantımın yönetimini kendi elime almam gerektiğini anlayınca sağlam bir adım atmaya karar verdim. Ve liseyi bitirdikten sonra iş hayatına atılmaya karar verdim. Üniversite okumak zaman kaybından başka bir şey değildi. Okuyanların tecrübelerinden edindiklerim hep bu yönde bir şikayetlenmeydi. 
Ailemin türlü direnişine rağmen üniversite sınavına girmedim. Ve artık tüm ayakkabı fabrikalarını dolaşıp iş isteme vakti gelmişti. Kapı kapı dolaştığım fabrikalarda geçici olarak görev aldım. En ağır işlerde çok az bir maaşla çalışıyordum. Ama planım hazırdı. Üretimden dağıtıma, reklamdan satışa bütün işleyişi öğrenip kendi fabrikamın sahibi olacaktım. 

Annem ve babam o akşam öldü. Evet bir trafik kazasında iş dönüşü hayatlarını kaybettiler. Annemin not defterinde akşam yapacağı yemeğin tarifi çıktı. Babam da kim bilir neyin planını yapmıştı. Fakat plan tutmadı. O gün, benim üretimde çalışmaya başladığım gün, planlarım doğrultusunda ilerlemeye başladığım gün öldüler. 

Devletten aldığım maaşla birlikte kendimi geçindirecek kadar kazanıyordum. İşleri iyice öğrenmiştim. Üretimi A'dan Z'ye biliyordum artık. Fakat 3 yıl geçmesine rağmen ne bir terfi ne de bir yükselme işareti yoktu ortada. Yöneticimle konuşmaya karar verdim. Askerliğimi yapmadığım için yükselme şansımın olmadığını söyledi. 

Askere gittim. Vatana hizmeti bir borç bildim. Hayalimde fabrikam ve atacağım adımlardan başka şey yoktu. Her gün planlarımı kontrol ediyor gibiydim. Askerlik görevi bittikten sonra fabrikaya iş görüşmesi için tekrar gittim. Fakat yöneticilerin çoğu değişmişti. Planlarımda buna yer yoktu. Beni askerden sonra işe tekrar alan ve artık yükselişimin önünü açan yöneticim vardı hayallerimde. Fakat olmadı. 

Karamsarlığa kapılmadan yürümeye devam ettim. Her gün en az iki fabrikaya gidip iş istiyordum. Yaklaşık bir ay kadar yaşadığım ıstırabı anlatmaya kalksam sayfalara sığmaz. Aniden patlayan tuvalet boruları, elektrik arızaları ve bunlar için ödediğim paralar masamdan ekmeğimi alacak kadar çoğalmıştı. En çok bunaldığım, boğazımda bir yumruk hissettiğim o gün, işe kabul edildim. Yine üretim bölümünde çalışacak ve performansıma göre yükselecektim. 

Ben plan yaptıkça O bozmaya devam etti. Ben ayağa kalktıkça O düşürmeye devam etti. Ben bir gün O'nu merak ettim. Kimdir dedim bu, bu nasıl bir güç? Benimle alıp veremediği ne? 
Sorularıma cevap alamadım. Çünkü ben sorardım, O cevap vermezdi. Benim sonuç çıkarmamı isterdi. Çıkardığım sonuç yanlış olursa benim yanlışım olacaktı. Haliyle küstüm hayata. Vazgeçtim planlarımdan. Çünkü eninde sonunda O'nun planları işleyecekti. Öyleyse boşa kürek çekmenin anlamı yoktu. 

Ve o gün hayatı bıraktığım yerde, fabrikadan ayrılıp evimin yolunu tuttuğum o yerde, ayakkabı boyayan çocuğu gördüm. Planların tutmayacak çocuk, sadece günü kurtaracaksın dedim içimden. Sanki beni duymuş gibi gülümsedi. Ve yıllar sonra O çocuğun hayat hikayesini ve başarı öyküsünü dinlerken benim yaşadıklarımın aynısını yaşadığını gördüm. Şimdi dünyaca ünlü bir ayakkabı firmasının sahibi, başarılı bir iş adamıydı. O'nun planı tutmuştu. O'nun sırrı, sabırla yoluna devam etmekti. Gazeteye manşet olan sözüyle bana yıllar sonra bir tokat daha atmıştı. 
''Vazgeçenler değil, sabredenler kazanır.'' 















6 Ağustos 2012 Pazartesi

Askerlik Öncesi Son Engel



Lisans mezunu asker adaylarımızın geçmek zorunda olduğu bir diğer adım da Statü Belirleme Sınavı’dır. Sınav öncesinde de tıpkı askerlik öncesinde olduğu gibi can sıkıcı açıklamalar duyacaksınız etrafınızdan. ‘Yaşanmış tecrübeler’ adı altında sunulacak. Bunlardan bazıları;

‘Oğlum ben böyle lanet bi yer görmedim. Sıraya diziyolar, soyunun diyolar ohoo daha neler yapıyolar neler…’
‘Kardeşim içeri giriyosun, oturmak istersen falan ‘kalk lan askeriye burası kafeterya değil’ diyolar…’
‘Bi tane uzun dönem asker geliyor, çök diyo çöküyosun, kalk diyo kalkıyosun. Mal gibi ne derlerse yapıyosun, öyle bi yer işte…’

Gibi onlarca sıkıntılı şey söyleyecekler. Ben de haliyle gerçekleri yazacağım. Sınav öncesi evrak işlemlerimizi halletmiştik. Gelelim sınav günü meselesine. 01-02-03 Ağustos’tan birinde gidebilirsin. Bana şubedeki memur üçünde git dedi, sanki özel bir anlamı varmış gibi. Birkaç kişiden de duyduğuma göre üçünde gidenlerin çoğu kısa dönem oluyormuş. Niye? Çünkü ilk iki gün ihtiyaca uygun bütün uzun dönemlerin yeri belli oluyormuş haliyle sen gittiğinde uzun dönem istesen de kısa dönem gidiyormuşsun. Güldüm tabi götümle. Askerlik kadar, bilinmediği halde herkesin bildiği başka bir yer daha bulamazsın.
‘Bir de öyle yoğun olacak ki, geceden sıra alıp bekleyenler var ben bilmem kaç bininciydim’ gibi sözler edecekler. Valla o geceden giden adamların zorunu bilmiyorum ama ben sabah gittiğimde 100 kişilik bir grup oluşturduk. Bu zorunlu bi durum, 100 kişi tamamlanana kadar işlemlerini başlatmıyorlar. Yaklaşık yarım saat içinde grubu tamamladık. Öğretmen olanlar ayrılacak. Onları bilmediğimiz bir yere götürüyorlar.

03 Ağustos’ta sırada beklerken bana anlatılan o zorlu sürecin aksine rütbelilerin yaklaşımı, konuşma tarzları korkulacak, çekinilecek bir durum olmadığına dair  beni biraz umutlandırdı. Sonrasında Nizamiye çıkış kapısına doğru yaklaşan bir grup askerin arasından bi tane ‘tinerci’ olarak adlandırabileceğimiz eleman başladı yüksek sesle konuşmaya. ‘Ben şuraya gideyimda bıraz pohşet alayım. Pohşetim khalmamueş.’ Ne oluyo lan şaka mı bu diye düşünürken asker kardeşimiz konuşmasına devam etti. ‘Biz burdaa bedeel ödüyoz bedeel’ Bütün kısa dönemler olarak ‘hassiktir lan’ diye iç geçirdik. Bana ne kardeşim okusaydın alla alla diye cevap veren de oldu ama duyamadık. Şimdi eminim evine gittiğinde bu anlattığım olayı kendi kahramanlık hikâyesi olarak duyuracaktır. İşte bu yüzden inanmıyorlar anlatılan askerlik anılarına. Ama güvenin bana, ne yaşandıysa o. (Poşet: Kısa dönem askerler için uzun dönem askerlerin kullandığı takma ad)

Sıralar oluşturulduktan sonra 150 metre kadar bir yol yürünüp kantine gelinir. Kantin alanında bulunan masalara oturulur ve oradaki ‘izin kağıdı’ olarak adlandırılan biri sizde kalacak olan 3 adet kağıt; isim,soy-isim,t.c. no., baba adı ve askerlik şubesi doldurulur, imzalanır ve masada hazır bulunan zarfın içine konmak üzere hazır bekletilir. Sonra evraklarınızı kontrol edip onaylayan memurlardan geçersiniz ve sırayla ‘aday numaranızı’ alırsınız. Aday numarasını aldıktan sonra gittiğiniz bir başka kantinde bir rütbeli size sorular sorar. Bunlardan bazıları, aranızda öğretmen var mı? Spor akademisi mezunu, enstrüman çalan, doğu ve g.doğu illerinde kardeşi şu anda asker olan, ailesinde şehit veya gazi bulunan gibi sorular sorularak aday numaralarınızı bütün evrakların sağ üst köşelerine yazmanız istenir. Sonrasında sekiz kişiden oluşturulmuş bir grup evraklarınızı gözden geçirir, onaylar, damgalar, imzalar, bantlar ve size teslim eder. Elinizde sadece sınavda kullanacağınız kâğıt kalır.

Sınav öncesinde dikkatimi çeken iki noktadan biri tuvaletler de ‘hela’ yazıyor olmasıydı. Diğeri ise iddaa oynayan uzmanlardan birinin ‘.mına soktuğumun takımı’ diye arkadaşına dert yanmasıydı. Yakışmadı uzmanım. Helayla ilgili şunu söyleyebilirim, abi kadının olmadığı bir yer olduğunu işte buradan anlayabilirsiniz. Tuvalet de neymiş, hela hatta ve hatta ayakyolu yazılabilir. Genç rütbeliler saygın ve otoriter görünüşlerinin yanı sıra anlayışlı davranıyorlar. Sıkıntısı olan makul bir dille anlatırsa karşılığını mutlaka olumlu bir şekilde alır diye düşünüyorum. Tabi tüm bu düşüncelerim henüz askerlik öncesi olduğu için, askerlik yapıp durumun benim düşündüğüm gibi olmadığını söyleyenler mutlaka olacaktır. Bakalım artık gidince anlaşılacak bir durum.
Sınavla ilgili detay verilecek bir durum yok. Türkçe ve matematik mantık ağırlıklı sorular. Kimilerine göre sınavın bir şeyi etkilediği yok, kimilerine göre birçok şeyi etkileyen aslında sınav sonucu. Dedim ya bilinmeyen bir durum, haliyle ben bir fikir yürütürsem, işe yaramayacak bir şey olsaydı yapılmazdı şeklinde gayet askerliğin doğasına uygun düz bir mantık yürütürüm. Gitmeden alıştım lan zorluk çekmicem galba eheh.

Yaklaşık üç saat kadar süren bu engel de aşıldıktan sonra evlere dönülür ve 10 Ağustos günü açıklanacak olan sonuçlar ve askerlik yapacağınız yer belli olur. Hayırlısı olsun artıkın…